all about coffee, günce, Tüm Yazılar

BEKLEMENİN ESTETİĞİ: KAHVE VE SİNEMANIN ORTAK RİTMİ

Bekler misiniz? 

Beklerken bir kahve? 

Sizin için neyi beklediğiniz mi nasıl beklediğiniz mi önemli? Hemen cevap vermeyin, belki de beklemek sandığınızdan daha güzeldir. Hatta belki beklemenin de bir sanatı vardır. Yürümenin Felsefesi gibi beklemenin de felsefesi neden olmasın?

Pek çok sorunun yanıtı hikâyelerde, kompozisyonlarda ve sinemada bizi bulur. Hepimiz, o görsel kurmacanın içinde kendi varlığını arayan karakterlere benzeriz. Zeki Demirkubuz’un deyişiyle “yaşam, ölümün bekleme odasıdır” aforizmasının doğruluk payı varsa, bekleyiş hali de hayatımızın doğal bir parçasıdır. Bu nedenle beklemek, hayatımızdaki her şey gibi, sinemasal anlatımın da önemli konularından biridir. Kendimizi bu karakterlerle özdeşleştirdiğimizdeyse bekleyiş estetiğinin aslında hayatımıza dair güçlü birer dramatik kesit sunduğunu görürüz.

Bir düşünün, beklemenin en güzel olduğu yerler kahve dükkânları değil midir; beklemeyi kahve eşliğine alan artistik insanlarız sonuçta. Bir anda beklemenin amacı sonuç almakken kahve her şeyi değiştirir ve odağımız beklemeyi estetikleştirir. Stresi paylaşır, rutini paylaşır, eğer iyi ve şaşırtıcı tatları da varsa odağınızı değiştirir. Çok kötü, gergin anları bir şekilde çekilir ya da umutlu kılar. O içtiğin kahve, hele ki bir el demlemesiyse (v60, aeropress vb) Etiyopya’nın ücra bir yerinden elindeki fincana gelinceye dek ne kadar iyi bir süreçten geçtiyse, her yudumun o kadar etki yaratır. Sadece tatlar da değil, size mesleki bir sır vereyim: Her bilgili kahve insanı, dükkânını bir deneyim ve mikro kültür alanı olarak tıpkı bir set gibi kurar. Kahve dükkânları birer üçüncü adrestir ve her iyi kahve sunan mekân da bu ilişkiyi paylaşmak ister. Eviniz ve işiniz gibi kahve mekânınız da size göre olsun istersiniz. Kendinizi müdavimi olduğunuz kahve dükkânınızın estetiğine yakıştırmak istersiniz. İşte iyi bir kahve dükkânı sizin bekleme estetiğinizin ayrılmaz bir parçasıdır. O fotoğraf veya sahne’nin başrolü sizsiniz, partneriniz fincanınız. Bu dramatik kesit, sinema tarafından asla ıskalanmaz. Neredeyse tüm filmlerin bir noktasında siz ve kahve fincanınız imgelenirsiniz. Bazen konunun öznesi, bazen nesnesi de olsa sinema, bekleme ve hikâyenin durağanlaştığı anları kahveyle estetize eder. Kahve; paylaşılan, uzlaşılan, ortak bir obje olarak kullanılır. Bazen tehlikeli iki rakip kahve eşliğinde diyaloğa girer ve daha çok geriliriz, bazen romantik bir karşılaşma kahve eşliğinde gerçekleşir ve gerçekliği artar, heyecanlanırız. Kadın daha güzel, erkek daha yakışıklı görünür gözümüze böylece. 

Efsanevi Büyük Hesaplaşma (Heat) filminde sinema tarihinin en büyük iki ismi Robert De Niro ve Al Pacino, karşılaştıkları efsanevi sahnede karşılıklı kahve içerler. Bu gerçeklik bu iki ismi aynı sahnede izleme deneyimini sunduğunda izleyicinin nefesi kesilmiş, iyi-kötü diyalektiği üzerine karakter algısı bir anda anti-kahraman hislerine doğru bir karmaşa yaratmıştı. Bu sahnenin filmin sonunu büyütmeye olan etkisi inkâr edilemez.

Tarantino da filmlerinde kahveyi es geçmez. Karakterleri karikatürize ederken kahveli sekanslarla gerçeğe yaklaştırır, aslında bizleri hicveder. Ucuz Roman’da (Pulp Fiction), Vincent ve Winnfield bir evi basmadan evvel kahve içip gevezelik ederler. O sırada ne kadar da bize benzerler mesela! Nefret Dolu’da (The Hateful Eight) kulübe hikâyesinde kahve bir anda başrole taşınır. Kahvesiz o soğuk nasıl atlatılır, atlatılsa bile karakış kahvesiz nasıl beklenir? Tam da bir pazar sabahı kahve keyfi yapacakken evde kahvenin bittiği acı gerçeğinin bizi nasıl da gerdiğine ne kadar da benzer! Sahi kahveye zehri kim koydu?

Jim Jarmusch’un Kahve ve Sigara’sını (Coffee and Cigarettes), kahvenin hayatımızın bir rutini olmadan nasıl düşünebilir, hikâyenin sonunu sabırla nasıl bekleyebiliriz?

Bugün Aslında Dündü’de (Groundhog Day) Bill Murray’in karakterinin bir tür “ölümün bekleme odası”na dönüşen yaşamının belki de tek güzel şeyi sabah kahvesidir. Kısmen o sıkışmışlığın en tipik simgesi de aynı kahvedir.

Zombi Ülkesi’nde (Zombieland) dirilen bir zombinin kalıpları kırarak yalnızca, “Coffee,” demesi oldukça ilginçtir. Mezarından çıkar çıkmaz müdavimi olduğu dükkâna yönelir; kahve içmek için herkesi ısırır ve sonunda karafı başına diker. Iggy Pop’un canlandırdığı bu zombi bile o anda gözümüze bambaşka görünür. Elbette bu sahnenin alegorisinin nelere işaret ettiğine değinmek gerek… ya da vazgeçtim siz çıkarsamada bulunun.

Amélie filmindeki, karakterlerin ortak mekânı kahve dükkânı ve kahve sahneleri, tüm o tekinsizliğin ortasında güvenli bir sığınak değil mi?

Bir Hollywood klişesi, resepsiyonda ya da sekreterlik ofisinde sıra bekleyen karakterin karizmasını, kahve içmenin ne kadar da estetik bir görünüm kattığını gözümüzün önüne getirelim.

Olağan Şüpheliler’deki (The Usual Suspect) kahve fincanının elden düşme sahnesi, boşuna filmin nirengi noktası değildir. Kahve düşer, bekleyiş biter, sırlar açığa çıkar, zihin aydınlanır. İnsanoğlunun aydınlanmasının anahtarının; alışkanlıkların, ezberlerin ve rutinlerin sorgulanmasına bağlı oluşuna benzemez mi? Bu sahne bana Sanayi Devrimi ile Avrupa’nın orta ve alt sınıfında yaygınlaşan kahve tüketim alışkanlıklarını hatırlatır. Wolfgang Schivelbusch’un Keyif Verici Maddelerin Tarihi adlı kitapta bu süreç çok rafine anlatılır.

Bu liste uzar gider. Bence aklınıza gelen varsa siz de katkı yapmalısınız.

Biz işin erbabı olmaya and içmiş gerçek kahve dükkânı kurucuları, hayatınızı hapsetmeyen, estetize ve zenginleştiren kahve deneyimleri için yaratırız mekânlarımızı. Duyduğunuz seslerden, aldığınız kokulardan, gördüğünüz insan ve dekorlardan/manzaralardan, dokunduğunuz fincan ve objelere, aldığınız tatlara ve beden kimyanızın bunlara olan tepkilerine dek “bekleyişinizi” orijinalleştirir, kişiselleştirir, zenginleştirir ve estetize etmek isteriz. Böylece tıpkı Kara Şövalye Yükseliyor’un (The Dark Knight Rises) sonunda kahvesini yudumlayan Bruce Wayne’nin Alfred’e attığı o mutlu, mağrur ve gülümseyen bakışı yan masanızda göz göze geldiğiniz birine atmamanız için hiçbir sebep kalmaz. Böylece iyileştiren bir kelebek etkisi başlar bizce.

Kim bilir, baristanızın size her gün o eşsiz kahveleri hazırlarken o içten ve saygılı bakışlarının ardında sizi sevgiyle bekleyişine sebep olan platonik sevgisidir belki de? Siz gelmeden önceki bekleyişinin eşlikçisi o harika kahvelerdir onun için de. Belki de siz tüm o güvenli sularda huzur bulurken, her yudumda, kendi bekleyişinize âşık olursunuz.

Sadece bunlar da değil elbette. Mesela işinizdeki en iyi ortağınız da kahveniz olabilir. İyi bir kahve, sizi önemli bir iş görüşmesi için beklerken üzmeyeceği gibi görüşmeniz esnasında da en büyük destekçiniz haline gelir ve her şey yolunda gittiğinde içinizden bir ses duyulur: “ÇAK ORTAK!”

habitat.istanbul İş Ortağı Molecule’ün kurucu ortağı Hasan Işık tarafından kaleme alındı.